Ana içeriğe atla

SEN VE ZAMANIN RUHU

Zamanın ruhu her yere yansıyor, her ruhu işgal ediyor, her insanı kendi rengine boyuyor. Bundan kurtuluş yok gibi görünüyor. Bundan kaçış yok gibi görünüyor. Bir show dünyası bu, çıkış yok, her şey sahte, simülatif ama kaçış yok… fark ediyorsun ki etrafında gördüğün şey sanal ama çıkamıyorsun oradan. Arıyorsun, yol bulmak istiyorsun, yol açmak istiyorsun ama her seferinde duvara tosluyorsun, oysa duvar şeffaf gibi geliyor, çıkabilirmişsin gibi bir his geliyor, ama olmuyor, orası yani zamanın çevrelediği şeyden kaçış yok sanıyorsun.

Başucunda kitap, duvarda asılı duruyor. “işte Allah’ın hakikati orada”, orada hakikatin nuru, kitabın nuru seni çağırıyor, aç beni diyor, oku diyor, tek kurtuluşun benim diyor. Tek kapın benim diyor. Ama o sesi öyle şeyler bastırıyor ki, sosyal medya gürül akıyor, sen orada büyük bir gürültüye boğuluyorsun…Pazar yeri gibi, her kafadan bir ses geliyor.

Ruhun hakikat ne diye çığlıklar atıyor, akan şeyler arasında kırıntılar arıyorsun, insana dair kitaba dair, elinde ikiyüzlüler maskesi kalıyor. Çekiyorsun, tutuyorsun, çekiştiriyorsun, soruyorsun, ama elinde bir maske kalıyor.

Sen çıkıp kitap diye, hakikat diye vaazlar etmeye kalksan cebindeki şişkinliğe dikkat kesiliyor, altındaki aracın markasına bakıyor, burun kıvırıyor, kulağına tıkaç tıkıyor, gözlerini kapatıyor. Dönüp gidiyor sonra

Kaçıp bir mağaraya saklanmak istiyorsun, kaçıp saklanma fikri acayip sempatik geliyor. Bir reklam çıkıyor, “bize gelin, doğanın kucağına, her şeyden uzak yerler” diye bir tasarım çıkıyor karşına, gidiyorsun, paralar harcıyorsun….selfi çekiyorsun, sosyal medyada insanların önüne atıyorsun, bakın ben buyum diye, evet sen osun, maddesin, taştan, tahtadan farksız bir halin yansıması oradaki…

İnsan düşüyor, derin bir boşluğa doğru bütün insanlık kayıyor. Çerağlar yakmalıyım nurlar yayılsın diye düşünüyorsun, ama toplanıyorlar, kandilleri üfleyip söndürüyorlar. Meriç Bey ne güzel söylemişti:”her aydınlığı yangın sanıp söndürmeye koşanlar” diye.

N.Fazıl Bey gibi bağırmak istiyorsun “durun kalabalıklar bu cadde çıkmaz” diye, kalabalık ezip geçiyor, kalabalık bugün çok güçlü, sayılar seni silip atıyor, üstünden geçiyor niceliğin gücü, ayakaltında eziliyorsun, ayak takımdan sayılıp bir çöpe atmadıkları kalıyor.

Kenara çekil çocuk kitaplarını kenara al, kendini kenara al…sızlanmayı bırak, İncilerini topla ayak altından, zaman senin zamanın değil, zaman seni tanımıyor, onun sadık hizmetkarları var, tıpkı Faust gibi, tıpkı o elleri kuruyasıca Ebu Cehil gibi…

Yine de direniyorsun zamanın ruhuna, biat etmiyorsun, karşı duruyorsun, hırpalanıyor, yoruluyor, takatin kesiliyor, dizlerin artık dayanmaz oluyor. Orada hiç kimsenin olmadığı sokakta kalakalıyorsun.

GEÇEN YIL

TÜRKİYEMİZİN GELECEĞİ

Türklerin tarihi yazılamayacak kadar uzun bir zamana yayılmıştır. Yazılamayacak kadar geniş bir coğrafyaya yayılmıştır.  Bunun için üzerine konuşmak yazmak oldukça zordur. Çoğu zaman hakikat diye ortaya konulan şeyler sadece bir parçası, o tarihin yansımasından ibaret kalır.
Milletlerin tarihi tek düze devamlı gelişen bir çizgide ilerlemez, zikzaklar çizer. Büyük uluslar tarih sahnesine bir çıkarlar, bir yıldız gibi parlarlar sonra söner geri çekilirler.
İşte Türklerin tarihi de zaman zaman insanlığın en ideal düzenlerinin inşa edildiği, zaman zaman da çökmelerin kırılmaların olduğu bir tarihtir.
Biz birkaç kez tarih sahnesinden çekildik, birçok kez insanlığa yeni ufuklar çizdik, insanlara huzurlu medeniyetler inşa ettik.
Nihayetinde Osmanlı gibi en mütekamil bir devleti inşa ettik. Asırlar boyu yaşadığımız topraklara barış ve huzur getirdik. Söğütte dikilen bir çınar koca bir ormana dönüştü ve tarihler boyu gölgesinde insanlar huzur buldu.
Başlayan her şeyin bittiği gibi bu yıldız da s…

Baki’den

Gitdi Kayser kasrınuñ tâk u revâkı kalmadı Nice Kisrâ geçdi tâk u tumturâkı kalmadı
Bezm-i kesretden biz en evvel götürdük ayagı Meclis âhir oldı gitdi bâde sâkî kalmadı
Şevk u zevk ehli çekildi biz dahı yâ Hû didük Zevki gitdi ‘âlemüñ ehl-i mezâkı kalmadı
Tolu urmış tarlaya döndürdi devrân sohbeti   Câm sınmış mey dökilmiş dest-i sâkî kalmadı
Gam degül Bâkî bekâ semtine kılsa irtihâl Nice şehler bu fenâ mülkinde bâkî kalmadı

Baki’den
Ey göñül a’yân-ı devlet içre himmet kalmadı Kimden umarsın kerem ehl-i mürüvvet kalmadı 
Nefse nefsi oldı ‘âlem her kişi hayretdedür Kimseden hîç kimseye dermâna tâkat kalmadı
Ey dirîgâ lutf u ihsânuñ kapusın yapdılar Zikri hayr olsun dinür sâhib-sa’âdet kalmadı
Gel zuhûr it kandasın ey Mehdî-i sâhib-kırân Kim cihânda zâhir olmaduk ‘alâmet kalmadı
Câhil ü nâ-dân oh gör ister isen mertebe
Kim kemâl ehline Bâkî şimdi ragbet kalmadı

OBJE OLARAK İNSAN

“İnsan anlamla güzelleşir. Anlamı olmayan, içi boş olan insan bir objeden öte bir şey değildir. Mevlana, yunus emre daha niceleri yalnızca anlamla var.”

İnsan, bir çok açıdan bakıldığın elbette bir objedir. Somut, belli bir gerçekliği olan ve yer kaplayan olarak “varolan”ı ifade eder. Ama daha başka açılardan bakıldığında özellikle “kadim” uygarlığın yarattığı dünyadan bakınca insanın daha başka bir şey olması gerektiğini öğreniyoruz.
O kadim uygarlığın tam ortasında duran bireyler olarak insana daha başka bir gözle bakmamızdan ve insana “yüce”lik vermemizden daha doğal bir şey olamaz. Bu bakış açımız, günümüzde bir şekilde biçim değiştiriyor, ne olursa olsun her şekilde insana ait görüntüleri “alkışlama”, ne olursa olsun “paylaşma”, ne olursa olsun “beğen”me gibi bir takım alışkanlıklar edindik ve olur olmaz yerde bu ifadeleri sunuyoruz. Neden bu noktada olduğumuz sorusunun cevabını bulmak elbette mümkün, bir takım süreçlere baktığımızda bunun cevabını görebiliriz, özellikle eğitim, ai…