Ana içeriğe atla

ÇAKALLARLA DANS

Etnik milliyetçiliğin yükselişi tehlikeli boyutlara varmaktadır. Etnik milliyetçilik bilenmiş, keskin bir kılıca benzer; keskindir, yıkıcıdır, herkesin kimyasını bozar, yeni bir insan profili ortaya çıkarır.

Büyük uluslar içerisindeki etnik kimlikler sağlıklı değerlendirme yapamazlar, çünkü temelinde büyük bir ezilmişlik duygusu vardır. Temelinde bir savunma psikolojisi vardır. Hele bu etnik kimlik tarihi derinlikten yoksunsa artık yeni bir profilin inşası kaçınılmaz olur. Genel de bu kimlik inşası rasyonaliteye dayanmaz, irrasyonel temellere dayanır.

Bugün Türkiye’deki etnik kimlikler tam da bu aşamadalar. Yeni bir kimlikle tarihi bir yürüyüş gerçekleştirmek istiyorlar. Bununla gurur duyuyorlar, her türlü şeyi araçsallaştırıyorlar. Sokaklarda Türk devletini zora sokacak her türlü hamleyi yapıyorlar. Bugün o etnik kimliğin duruşu o hale gelmiştir ki egemen devlete karşı her türlü ihanete hazır bir potansiyelle beklemektedirler.

Sosyal medyadaki terörist Türkiye etiketleri, terörist Erdoğan etiketleri tam da bu etnik olarak azınlıktaki ezilmiş duygusu içerisindeki kitleler tarafından kendi topraklarına ihanetin açık ve somut ifadesiydi.

Bunu kimse beklemiyordu, çünkü biz Müslüman kimliğinin belirleyici olduğu ve üst kimlik olarak birlikteliği, kardeşliği tesis edeceğini zannettik, oysa siyasi meseleler bize gösterdi ki Müslümanlık bir üst kimlik olmaktan çıkmış, etnik kimlik bir üst kimlik olarak siyasi seçimleri ve davranışları belirleyici hale gelmiştir.

En dindar diye bildiğimiz kimseler bile büyük iştiyakla etnik kimliğin alan kazanması için, o etnik kimliğin inşası için ellerinden geleni yapmaktadırlar. Tarihten kendi etnik grubundan olan kimselerin kökenlerini ortaya koyma çabaları dikkate şayandır.

Bazı kimseler ise Türklerin sahip olduğu tarihi bozup Türk milletinin ortak değerlerini parçalayarak Türkiye’deki Türklerin varlığına ilişkin tartışmaların parçası halinde görmekteyiz. Bunların en büyük örneklerini hepiniz tahmin edersiniz, öyle planlı ve derinden Türk milletinin tarihini bozma faaliyeti içerisindeler ki akıllara durgunluk verir.

Bu durumu her yerde izleyebilirsiniz, partilerin içerisindeki adamlarda da görürsünüz, onlar sinsice kendi etnik kimliklerini koruma davası güderler; elbette niyet okunmaz ama siyasetteki adamların yer değiştirmedeki hızına bakarsanız, sadakat duygusundan çok, ilkelerden çok bilincin gerilerinde birçok hesabın olduğu anlaşılabilir.

Koalisyon tartışmalarında bile bu derin etnik bilinç kaygılarını izleyebilirsiniz, mesela ak parti içerisindeki etnik kimlik güdüleriyle hareket edenler chp-ak parti koalisyonunu isterken, diğerleri mhp-ak parti istemekteler.


Bunları hayatın doğal akışı içerisinde olan sıradan şeyler diye okumak saflık olur. Çünkü biz de biliyoruz ki bu topraklarda hiçbir şey tesadüfen olmaz. Bize daima görmemiz gereken şeyleri sunma konusunda büyük bir yarış vardır. Yani onların gösterdiğini biz görebiliyoruz. Oysa uyanık olmak zorundayız, çünkü bu topraklara göz diken, coğrafyayı parçalamak isteyen çakal çoktur. 

GEÇEN YIL

TÜRKİYEMİZİN GELECEĞİ

Türklerin tarihi yazılamayacak kadar uzun bir zamana yayılmıştır. Yazılamayacak kadar geniş bir coğrafyaya yayılmıştır.  Bunun için üzerine konuşmak yazmak oldukça zordur. Çoğu zaman hakikat diye ortaya konulan şeyler sadece bir parçası, o tarihin yansımasından ibaret kalır.
Milletlerin tarihi tek düze devamlı gelişen bir çizgide ilerlemez, zikzaklar çizer. Büyük uluslar tarih sahnesine bir çıkarlar, bir yıldız gibi parlarlar sonra söner geri çekilirler.
İşte Türklerin tarihi de zaman zaman insanlığın en ideal düzenlerinin inşa edildiği, zaman zaman da çökmelerin kırılmaların olduğu bir tarihtir.
Biz birkaç kez tarih sahnesinden çekildik, birçok kez insanlığa yeni ufuklar çizdik, insanlara huzurlu medeniyetler inşa ettik.
Nihayetinde Osmanlı gibi en mütekamil bir devleti inşa ettik. Asırlar boyu yaşadığımız topraklara barış ve huzur getirdik. Söğütte dikilen bir çınar koca bir ormana dönüştü ve tarihler boyu gölgesinde insanlar huzur buldu.
Başlayan her şeyin bittiği gibi bu yıldız da s…

Baki’den

Gitdi Kayser kasrınuñ tâk u revâkı kalmadı Nice Kisrâ geçdi tâk u tumturâkı kalmadı
Bezm-i kesretden biz en evvel götürdük ayagı Meclis âhir oldı gitdi bâde sâkî kalmadı
Şevk u zevk ehli çekildi biz dahı yâ Hû didük Zevki gitdi ‘âlemüñ ehl-i mezâkı kalmadı
Tolu urmış tarlaya döndürdi devrân sohbeti   Câm sınmış mey dökilmiş dest-i sâkî kalmadı
Gam degül Bâkî bekâ semtine kılsa irtihâl Nice şehler bu fenâ mülkinde bâkî kalmadı

Baki’den
Ey göñül a’yân-ı devlet içre himmet kalmadı Kimden umarsın kerem ehl-i mürüvvet kalmadı 
Nefse nefsi oldı ‘âlem her kişi hayretdedür Kimseden hîç kimseye dermâna tâkat kalmadı
Ey dirîgâ lutf u ihsânuñ kapusın yapdılar Zikri hayr olsun dinür sâhib-sa’âdet kalmadı
Gel zuhûr it kandasın ey Mehdî-i sâhib-kırân Kim cihânda zâhir olmaduk ‘alâmet kalmadı
Câhil ü nâ-dân oh gör ister isen mertebe
Kim kemâl ehline Bâkî şimdi ragbet kalmadı

OBJE OLARAK İNSAN

“İnsan anlamla güzelleşir. Anlamı olmayan, içi boş olan insan bir objeden öte bir şey değildir. Mevlana, yunus emre daha niceleri yalnızca anlamla var.”

İnsan, bir çok açıdan bakıldığın elbette bir objedir. Somut, belli bir gerçekliği olan ve yer kaplayan olarak “varolan”ı ifade eder. Ama daha başka açılardan bakıldığında özellikle “kadim” uygarlığın yarattığı dünyadan bakınca insanın daha başka bir şey olması gerektiğini öğreniyoruz.
O kadim uygarlığın tam ortasında duran bireyler olarak insana daha başka bir gözle bakmamızdan ve insana “yüce”lik vermemizden daha doğal bir şey olamaz. Bu bakış açımız, günümüzde bir şekilde biçim değiştiriyor, ne olursa olsun her şekilde insana ait görüntüleri “alkışlama”, ne olursa olsun “paylaşma”, ne olursa olsun “beğen”me gibi bir takım alışkanlıklar edindik ve olur olmaz yerde bu ifadeleri sunuyoruz. Neden bu noktada olduğumuz sorusunun cevabını bulmak elbette mümkün, bir takım süreçlere baktığımızda bunun cevabını görebiliriz, özellikle eğitim, ai…