Ana içeriğe atla

ŞAH İSMAİL DESTANI

                                                                                                                                Bismillah.
Bir hikâye bir insanı nereye kadar götürebilir; mesela insanın çocukken dinlediği bir masalla yirmi yıl sonra karşılamasının anlamı nedir? Bazı ipuçları, bazı hatıralar tarihi kökten gelir; hele Anadolu gibi bir coğrafya da yaşıyorsanız; kökleriniz derindir; kullandığınız her kelimenin; sözün, eşyanın, simgelerin bin yıllık hikâyeleri vardır.

Biz de çocukken annemden masal dinlerdik; uzun kış gecelerini annemin etrafına toplaşır, onun anlattığı masallarla mest oldurduk. O vakitler, elektrikler gitti mi uzun zaman gelmezdi, gözlerimiz lambalarda takılı kalır, elektrik gelsin diye saymaca oyunlar oynardık, sanırdık ki sayarsak belki elektrik gelir. O da bizi kırmaz, bazen sayarken gelir, bazen ne kadar saysak da gelmezdi.

İşte o geceler de evlerimizde televizyon olmadığı için annelerimize yalvarırdık ki bize masal anlatsın, o da çoğu zaman bizi kırmaz, eğer keyfi yerindeyse uzun destansı masallar anlatırdı. Yoksa kısa hikâyelerle geçiştirir, çıngıllıyla pungullu hikâyesinden başlar; sarı öküzle kurdun hikâyesinden çıkardı.

Her çocuk kendi zamanın çocuğudur; biz daha mı talihliydik, yoksa şimdiki çocuklar mı daha talihli bunu bilmek, bununla ilgili bir yargıya varmak mümkün değildir. Bugünkü çocuklar masal dinlemiyorlar, gelenekten gelen bir şey aktarılmıyor. Tabi burada düşünmemiz gereken bir nokta var; geçmiş çocuklarımıza nasıl aktarılacak.

Bugün başka dertlerimiz var, artık başka şeyler düşünüyoruz, öğreniyoruz, yazıyoruz. Bu bize zamanın nasıl aktığını gösteriyor, her şeyin nasıl değiştiğini fısıldıyor. “bak, nereden nereye geldin, kağnın üzerinde harman yerinde gezinirken, elektriksiz, televizyonsuz, telefonsuz dünyadan, yeni bir çağın kapısına dayandın…” bu fısıltıyı işitenler için bu değişime tanıklık etmek tam bir trajedidir.

İnsan her zaman yeni şeyler öğreniyor, zaman en büyük öğretmendir, hayatın akışı içinde tanıklık ettiğimiz şeyler bize yeni şeyler sunuyor, yeni fırsatlar getiriyor. Bende bu teknolojik olanaklar sayesinde Osmanlıca kaynaklara ulaşma imkânı buldum.

Osmanlıcayı yeni öğrenmiştim, internette basit Osmanlıca hikâyeler ararken, “şah kasım” masalına rastladım, pat çat bu masalı okumaya çalışırken, masalın daha ilk paragrafında hayretler içerisinde kaldım.

Bu “şah kasım” masalı benim annemin anlattığı, çocukken uzun kış gecelerimizi süsleyen hikâyenin ta kendisiydi. Bu masal 1900 yıllarında İstanbul matbaalarında basılmıştı. Oysa annem ne Osmanlıca bilirdi, ne okuma yazması vardı. O da büyüklerinden dinlemişti. Onlar da büyüklerinden.

Benim için güzel bir hatıra deyip, Osmanlıcayı iyi ki öğrenmişim diye düşünürken, bu masalın başka nüshalarına rast geldim. O nüshalarında ise bu masalın adı değişiyordu, sıkı durun, bu masal aslında “Şah İsmail Destanıydı.” Oğuz ülkesinde dini motiflerle yüklü, olağanüstülükler içerisinde Şah’ın doğumuyla başlıyor, aynı sıra dışı olaylarla, destansı kahramanlıklarla devam ediyor, Şah İsmail’in “Şah” olmasıyla son buluyordu.

Sivas’ın sade bir köyünde, Şah İsmail Destanı bana niye anlatılmıştı, bizim soyumuz bu masalı niye biliyordu. İki dedem de Sünni İslam’ındandı, ama anne tarafımdan dedeme soyca Avşar diye seslendiklerini bilirdim.

Kıymeti pek anlaşılmamış, ünlü Türk tarihçisi Faruk Sümer’in “Oğuzlar” kitabında, ayrıca Şah İsmail’i ve Safevi tarihini anlattığı kitapta, Avşarların da İran’a göç ettiklerini, Şah’ın yanında yer aldıklarını tarihi kaynaklarını göstererek ispatlıyordu. Ben de bu masalın niçin hafızamda yer tuttuğunu fark etmiş oldum.  

Burada varmak istediğim nokta ise Türklerin nasıl bunlardan uzaklaştırıldığı, soyun geçmişle nasıl bağlarının kesildiği gözler önüne sermektir. Bugün geldiğimiz sosyoloji yeni bir milli kimliğin inşasını zorunlu kılmaktadır.


Bu hikâyeyi anlattım ki, Türk çocukları, gençlerimiz kendi kimliklerinin köklerini bulsunlar, o kökler üzerine yeni bir ruhla, atalarına layık bir millet olsunlar.

GEÇEN YIL

TÜRKİYEMİZİN GELECEĞİ

Türklerin tarihi yazılamayacak kadar uzun bir zamana yayılmıştır. Yazılamayacak kadar geniş bir coğrafyaya yayılmıştır.  Bunun için üzerine konuşmak yazmak oldukça zordur. Çoğu zaman hakikat diye ortaya konulan şeyler sadece bir parçası, o tarihin yansımasından ibaret kalır.
Milletlerin tarihi tek düze devamlı gelişen bir çizgide ilerlemez, zikzaklar çizer. Büyük uluslar tarih sahnesine bir çıkarlar, bir yıldız gibi parlarlar sonra söner geri çekilirler.
İşte Türklerin tarihi de zaman zaman insanlığın en ideal düzenlerinin inşa edildiği, zaman zaman da çökmelerin kırılmaların olduğu bir tarihtir.
Biz birkaç kez tarih sahnesinden çekildik, birçok kez insanlığa yeni ufuklar çizdik, insanlara huzurlu medeniyetler inşa ettik.
Nihayetinde Osmanlı gibi en mütekamil bir devleti inşa ettik. Asırlar boyu yaşadığımız topraklara barış ve huzur getirdik. Söğütte dikilen bir çınar koca bir ormana dönüştü ve tarihler boyu gölgesinde insanlar huzur buldu.
Başlayan her şeyin bittiği gibi bu yıldız da s…

Baki’den

Gitdi Kayser kasrınuñ tâk u revâkı kalmadı Nice Kisrâ geçdi tâk u tumturâkı kalmadı
Bezm-i kesretden biz en evvel götürdük ayagı Meclis âhir oldı gitdi bâde sâkî kalmadı
Şevk u zevk ehli çekildi biz dahı yâ Hû didük Zevki gitdi ‘âlemüñ ehl-i mezâkı kalmadı
Tolu urmış tarlaya döndürdi devrân sohbeti   Câm sınmış mey dökilmiş dest-i sâkî kalmadı
Gam degül Bâkî bekâ semtine kılsa irtihâl Nice şehler bu fenâ mülkinde bâkî kalmadı

Baki’den
Ey göñül a’yân-ı devlet içre himmet kalmadı Kimden umarsın kerem ehl-i mürüvvet kalmadı 
Nefse nefsi oldı ‘âlem her kişi hayretdedür Kimseden hîç kimseye dermâna tâkat kalmadı
Ey dirîgâ lutf u ihsânuñ kapusın yapdılar Zikri hayr olsun dinür sâhib-sa’âdet kalmadı
Gel zuhûr it kandasın ey Mehdî-i sâhib-kırân Kim cihânda zâhir olmaduk ‘alâmet kalmadı
Câhil ü nâ-dân oh gör ister isen mertebe
Kim kemâl ehline Bâkî şimdi ragbet kalmadı

OBJE OLARAK İNSAN

“İnsan anlamla güzelleşir. Anlamı olmayan, içi boş olan insan bir objeden öte bir şey değildir. Mevlana, yunus emre daha niceleri yalnızca anlamla var.”

İnsan, bir çok açıdan bakıldığın elbette bir objedir. Somut, belli bir gerçekliği olan ve yer kaplayan olarak “varolan”ı ifade eder. Ama daha başka açılardan bakıldığında özellikle “kadim” uygarlığın yarattığı dünyadan bakınca insanın daha başka bir şey olması gerektiğini öğreniyoruz.
O kadim uygarlığın tam ortasında duran bireyler olarak insana daha başka bir gözle bakmamızdan ve insana “yüce”lik vermemizden daha doğal bir şey olamaz. Bu bakış açımız, günümüzde bir şekilde biçim değiştiriyor, ne olursa olsun her şekilde insana ait görüntüleri “alkışlama”, ne olursa olsun “paylaşma”, ne olursa olsun “beğen”me gibi bir takım alışkanlıklar edindik ve olur olmaz yerde bu ifadeleri sunuyoruz. Neden bu noktada olduğumuz sorusunun cevabını bulmak elbette mümkün, bir takım süreçlere baktığımızda bunun cevabını görebiliriz, özellikle eğitim, ai…