Ana içeriğe atla

KÜRTLER

TÜRKİYE’DE GÜNDOĞUMU James L. Barton Amerikan Misyoner Heyeti Sekreteri Çeviri: Zekeriya Başkal Kitabından alıntıdır. 

Türklerin ve Ermenilerin yanında, Türkiye’de Kürtlerin gördüğü ilgiyi son on yılda başka hiçbir ırk görmedi. Onlar dünyanın dikkatini 1895–1896 Ermeni katliamındaki büyük payları ve yüzyılın son çeyreğinde Hamidiye Sipahileri ve bu organizasyonda sultanla olan ilişkileriyle çektiler. Rusların 1876’da Erzurum’u kuşatması ve Türklerin Kürtleri savunmada kullanmasına –ki çok az iş yaptılar- kadar onlar hakkında kimse bir şey bilmiyordu.

Ne denirse densin Doğu Anadolu’da, Batı İran’da ve bu bölgedeki asayişle ilgili tüm konularda herhangi bir şekilde Hıristiyanlık propagandası yapılacaksa bu ırk tüm planlarda dikkate alınmalıdır. Bazen onlar Türklerle açık çekişme içindedirler ve dağlık sığınaklarına askerî birlikler gönderilir. Aynı şekilde onlara devlet tarafından silah verilmiş ve özgürlüğü elde etmek için tedbirli olmaktan çok gayretli olan Ermeni devrimci çetecileri bastırmak ve düzene sokmak için gönderilmişlerdir.

 Bu vahşi ve son derece ilginç halkın soyu ve tarihi hakkında çok az şey biliniyor. Muhtemelen bunlar, Kürtlerin şimdi tuttuğu aynı platoları ve dağ geçitlerini işgal eden Karduçilerin soyundan geliyorlar. Muhtemelen kendi başlarına bir ırk değil, aralarında cesurlukları, sertlikleri, yağmaya olan temayülleri dışında çok ortaklıkları olmayan kabilelerden oluşuyor.

 Bu satırların yazarının tanıdığı bir kabile reisi, Yukarı Fırat Bölgesi’ne Mezopotamya’dan sekiz asır önce geldiklerini, bölgeyi fethettikten sonra derebeyi olarak yönettiklerini söyledi. Hâlihazırda bile burada, bu tür bir yönetim şekli mevcuttur. Şüphesiz Kürt, Kurd, Gutu, Gardu veya Karu İmparatorluğunun o kısmında büyük ırmakların yukarı kesimlerinde yaşayan herhangi bir dağlık ırk, aşiret veya kabile için eğer bu ifade başka biri tarafından sahiplenilmediyse rasgele kullanıldı.

Kürt diye adlandırılan insanlar arasında göze çarpan bazı farklar vardır. Bazıları, yaz yaklaşırken sürülerini Ermenistan’ın kuzeyine götüren ve yaz biterken tekrar güneyin sıcak bölgelerine dönen göçebedirler ve dağlık alanlarda yaşarlar. Bunların neredeyse tamamı siyah çadırlarda yaşarlar ve çalmalarına rağmen soyguncu değildirler. Diğerleri köylere yerleşmişlerdir. Erkekleri bölgelerinden geçen tüccarları ve kervanları soyarak ve muhitlerinde oturan Ermenilerden tehditle haraç toplayarak zamanlarını geçirirler. Hem Türk devletinin hem de Ermenilerin en çok başını ağrıtan bu kısımdır.

 Bu satırların yazarının kişisel olarak tanıdığı ve sık sık geceyi kalesinde geçirdiği bir kabile reisi, arazileriyle birlikte yaklaşık 400 köyü olduğunu, arazisinin sınırları içindeki bir kavga için iki günlük bir sürede iki bin kişilik silahlı süvari toplayabileceğini övünerek söyledi. Bu adam, çoğu zaman yolda silahlı üç yüzden fazla adamı olduğunu da ifade etti. Kalesinin zindanları ve bir de her türlü niyet ve amaç için kullanabileceği bir hisarı vardı. Bu farklı Kürt önderlerinin hem çok az ortak şeyleri vardır, hem de birbiriyle çoğu zaman açık çekişme halindedirler. Eğer bu insanlar güçlü bir liderin etrafında birleşebilirler ve güneyin Araplarıyla ittifak oluşturabilirlerse, Türkiye’de hiç kimse onlara karşı duramaz. ..

Kürtlerin konuştukları dilleri sınıflandırılmamıştır. Kullanılan iki dil vardır. Ancak bunlardan hiçbiri, son nesil hariç, yazıya geçirilmemiştir. Bu yüzden aynı dili konuştuğunu iddia edenlerin dilleri, farklı bölgelerde büyük ölçüde birbirinden ayrılır. Dilleri yaşadıkları hayat gibi serttir ve büyük ölçüde ortasına yerleştikleri çıplak kayalıklara benzer. Birkaç yıl önce Sultan Hamid ülkenin doğusundaki Kürtlerin reislerini İstanbul’a çağırıp, kendi insanlarının başına kumandan olarak atayıp, özel bir onur olarak bu alaylara kendi adını vererek bir düzene sokmayı düşündü.

Reisler adamları ve atları verecekler, sultan ise silahları verecekti. Bu teklif Kürt ileri gelenleri tarafından hemen kabul edildi. Çünkü bu, onları sadece modern harp ekipmanlarıyla donatmakla kalmıyor, aynı zamanda yağmalama bile olsa eylemlerine resmî otoritenin damgasını vuruyordu. Bu durumda, devletin silahıyla silahlandırılmış bir Kürt’e kim direniş gösterirse, bu eylem devlete karşı açık bir isyan anlamına geliyordu.

Bu şartlar Rusya cephesindeki Erzurum, Bitlis, Diyarbakır ve Van’da hâlâ geçerlidir. Son 15 yıldaki problemlerin çoğu bundan dolayıdır. Eğer devlet Kürtlerden meskûn olan Hıristiyan halka karşı saldırgan tedbirler almalarını istemeseydi, oradaki şartlar bugünkü şartlardan daha iyi olurdu. Sık sık bütün Kürtlerin Müslüman olduğu söylenir. Bunu Arnavutlar ve Makedonlar söz konusu olduğunda yaptıkları gibi Türkler yapıyor.

 İşin gerçeği Kürtlerin çok azı iyi Müslüman’dır. Kibirli bir Türk vergi memurunu ortadan kaldırmaktan çekinmezler. Onun bir din kardeşi olduğu gerçeği hiçbir şeyi değiştirmez. Onların pek çoğu İslam’ın adet ve geleneklerinden çok azını uygular ve Fırat’ın üst taraflarında yaşayan en az bir kabile Müslüman olmadığını açıkça ilan eder. O kabilenin önde gelen bir adamıyla konuşan bu satırların yazarı, adama “Siz Müslümansınız.” dedi. Adam, büyük bir öfkeyle havaya tükürdü ve göğsünü döverek şöyle dedi: “Ben bir Kürdüm, Müslümanlar köpektir.” Bunların bazı Hıristiyan adetlerine çok benzeyen bazı dinî ibadetleri var. Örneğin, şaraba batırılmış ekmeğin katılanların ağzına dinî liderce konulduğu bir ibadetleri var.

 Bu insanlar Hıristiyan Ermenilere, sık sık, Türklerden çok onlara sempati duyduklarını söylerler. Türklerin bütün Kürtlerin Müslüman olduğu şeklindeki iddialarından dolayı, misyonerler onlar arasında özel bir hizmet başlatamadılar. Ermenistan olarak adlandırılan ülkede ve Ermenilerin yaygın olarak bulundukları yerlerde, çok sayıda Kürt de yaşamaktadır. Genellikle bunlar aynı şehirde yan yana yaşarlar. Ancak daha çok Ermeniler toprağı işledikleri vadilerde, Kürtler ise daha yüksek dağlarda yaşarlar. Türk İmparatorluğu’nun incelenmesi bu eski, vahşi ve sert halka geniş mesai ayırmadan tamamlanmış olmayacaktır. (sayfa 145-154 )


TÜRKİYE’DE GÜNDOĞUMU James L. Barton Amerikan Misyoner Heyeti Sekreteri Çeviri: Zekeriya Başkal

GEÇEN YIL

TÜRKİYEMİZİN GELECEĞİ

Türklerin tarihi yazılamayacak kadar uzun bir zamana yayılmıştır. Yazılamayacak kadar geniş bir coğrafyaya yayılmıştır.  Bunun için üzerine konuşmak yazmak oldukça zordur. Çoğu zaman hakikat diye ortaya konulan şeyler sadece bir parçası, o tarihin yansımasından ibaret kalır.
Milletlerin tarihi tek düze devamlı gelişen bir çizgide ilerlemez, zikzaklar çizer. Büyük uluslar tarih sahnesine bir çıkarlar, bir yıldız gibi parlarlar sonra söner geri çekilirler.
İşte Türklerin tarihi de zaman zaman insanlığın en ideal düzenlerinin inşa edildiği, zaman zaman da çökmelerin kırılmaların olduğu bir tarihtir.
Biz birkaç kez tarih sahnesinden çekildik, birçok kez insanlığa yeni ufuklar çizdik, insanlara huzurlu medeniyetler inşa ettik.
Nihayetinde Osmanlı gibi en mütekamil bir devleti inşa ettik. Asırlar boyu yaşadığımız topraklara barış ve huzur getirdik. Söğütte dikilen bir çınar koca bir ormana dönüştü ve tarihler boyu gölgesinde insanlar huzur buldu.
Başlayan her şeyin bittiği gibi bu yıldız da s…

Baki’den

Gitdi Kayser kasrınuñ tâk u revâkı kalmadı Nice Kisrâ geçdi tâk u tumturâkı kalmadı
Bezm-i kesretden biz en evvel götürdük ayagı Meclis âhir oldı gitdi bâde sâkî kalmadı
Şevk u zevk ehli çekildi biz dahı yâ Hû didük Zevki gitdi ‘âlemüñ ehl-i mezâkı kalmadı
Tolu urmış tarlaya döndürdi devrân sohbeti   Câm sınmış mey dökilmiş dest-i sâkî kalmadı
Gam degül Bâkî bekâ semtine kılsa irtihâl Nice şehler bu fenâ mülkinde bâkî kalmadı

Baki’den
Ey göñül a’yân-ı devlet içre himmet kalmadı Kimden umarsın kerem ehl-i mürüvvet kalmadı 
Nefse nefsi oldı ‘âlem her kişi hayretdedür Kimseden hîç kimseye dermâna tâkat kalmadı
Ey dirîgâ lutf u ihsânuñ kapusın yapdılar Zikri hayr olsun dinür sâhib-sa’âdet kalmadı
Gel zuhûr it kandasın ey Mehdî-i sâhib-kırân Kim cihânda zâhir olmaduk ‘alâmet kalmadı
Câhil ü nâ-dân oh gör ister isen mertebe
Kim kemâl ehline Bâkî şimdi ragbet kalmadı